Fatih Sultan KAR


1922 YILINDA RİZE

e-mail: fatihsultan.kar@gmail.com - Web: www.fatifsultankar.com


 1918 yı­lın­da Faik Ahmet Ba­rut­çu’nun ön­der­li­ğin­de Trab­zon'da neş­re­dil­me­ye baş­la­nan İstik­bal Ga­ze­te­si’nde Nüz­het Haşim’in 1-12 Ağus­tos 1922 ta­rih­le­rin­de deniz yo­luy­la Trab­zon’dan Rize’ye yap­tı­ğı bir ge­zi­yi iki bölüm ola­rak ya­yım­lar. Rize Mek­tup­la­rı baş­lık­lı yazı Rize sa­hil­le­rin­den, şeh­rin tabii gü­zel­li­ğiy­le bir­lik­te eko­no­mik, sos­yal ve eği­tim ha­ya­tın­dan bah­se­dil­mek­te­dir.
TRAB­ZON’DAN RİZE’YE YALI BOYU YOL­CU­LUK
"Rize, 7 Ağus­tos 1922 Ar­ka­dan, ol­duk­ça serin bir rüz­gâr esi­yor. Öyle iken güneş, gü­ver­te ten­te­si­nin ara­lık­la­rın­dan uza­na­rak in­sa­nın en­se­si­ni ısı­rı­yor. Kar­şım­da, sahil sı­ca­ğın al­tın­da mus­ta­rip olmuş gibi, kı­pır­da­şı­yor gibi du­man­lı ve dal­ga­lı. Trab­zon ar­ka­da, uzak­ta kaldı. Gü­ne­şin bu­ğu­su al­tın­da evler se­çi­le­mi­yor. Bu buğu perde gibi bir şey... Git­tik­çe ko­yu­la­şı­yor. Ni­ha­yet ma­ve­ra­lar­da kalıp si­li­necek. Sa­lın­cak san­dal­ye­de, ba­şı­ma da­ya­lı elim­de­ki ga­ze­te­yi oku­mak is­ti­yo­rum. Ar­ka­da­şım orada bir şey­ler söy­lü­yor. Fakat ben ba­şu­cun­da te­sel­li edi­len bir hasta gibi, ancak beş da­ki­ka­da bir mı­rıl­da­nır­ca­sı­na ya bir evet yahut da hayır di­yo­rum. Adeta sek­rân ha­lin­de­yim. –“İşte Yomra” –“Hani?” -İşte şu gö­rü­nen evler. –“Şu bir kaç ev mi?” De­li­baş, vu­ru­cu hal­kıy­la meş­hur Yomra bu, ha! Trab­zon'a ne kadar da yakın!
Bu sefer dal­mı­şım; ga­ze­te elim­den düş­müş, uçmuş bile. Sür­me­ne’nin önün­den ge­çer­ken ar­ka­da­şım omu­zu­mu sars­tı, “İşte”, dedi, “Sür­me­ne”. Bak­tım. Toplu bir­kaç bina. Sonra yeşil bir sa­ha­ya da­ğıl­mış yer yer ya­pı­lar. Kay­ma­kam Ho­mur­gan’da otu­ru­yor­muş. Şimdi adı de­ğiş­miş, Emir­han olmuş. El­hakk hoş bir ad. Sonra sı­ra­sıy­la Of, Çık­lı­nar ge­li­yor. Çık­lı­nar ne güzel yer! Büyük güzel ya­pı­lar var. Ta­bi­at da bu­ra­da bir­den­bi­re büs­bü­tün gü­zel­leş­miş. Adı da şimdi Sa­ray­köy olmuş.
KUH­SER OR­MAN­LA­RIN­DAN KESİLEN KU­TUK­LERİ ÇÜ­RÜT­TÜ­LER
Az öte­sin­de Trab­zon hu­du­du­nun bit­ti­ği Ka­la­po­to­mos de­re­si­nin aç­tı­ğı vâdi koyu bir gölge gibi gö­rü­nü­yor. Bu dere düz mec­ra­da akar”. Rus­lar iş­gal­le­ri za­ma­nın­da Kuh­ser or­man­la­rın­dan elli bir kütük kes­tir­miş­ler­di. Bun­la­rı de­re­den ya­lı­ya in­di­re­cek­ler­di. Or­man­la­ra di­na­mit­le at­ma­ğa baş­la­dık­la­rı sı­ra­da çe­ki­lip git­ti­ler. Ke­si­len ağaç­lar bize kal­mış. Tabi biz. Biz kü­tük­le­ri çü­rüt­tük. Ahali, "bizim ev­le­ri­miz tah­rip edil­di, İhti­ya­cı­mız nis­pe­tin­de verin de evi­mi­zi ya­pa­lım" de­di­ler de za­ma­nın me­mur­la­rı ver­me­di­ler. Çü­rüt­tü­ler.
BALSU DERESİ KA­LI­NE­ROS SUYU
Sonra man­za­ra­nın le­ta­fe­ti­ne; uzak­ta­ki Balsu te­pe­si­nin koyu yeşil man­za­ra­sı­na dal­dık. Ci­va­rın en nefis suyu bu te­pe­den çı­kı­yor­muş. Eski adı Ka­lı­ne­ros’muş. Fe­ne­ri dön­dük. Koyda, sa­hi­le epey­ce so­kul­duk­tan sonra de­mir­le­dik. Bir müd­det kalk­tım. İnsanı cev­val ve çâlâk yapan bir hava ci­ğer­le­ri­mi dol­dur­du. Göz­le­ri­min önün­de, yeşil, çok yeşil, gayet par­lak ve cins cins yeşil bir sil­si­le, o sil­si­le­nin önün­de, kır­mı­zı­lı be­yaz­lı ya­pı­la­rın birer çiçek gibi süs­le­di­ği küçük bir iki tepe. Rü’yet uf­ku­nun bütün plân­la­rın­da tneb­zûl, ni­ha­yet, yem­ye­şil ağaç­lar. Sa­ğı­mız­da, ta uzak­lar­da güneş ba­tı­yor. Orada, için­den ay­dın­lan­mış bir bu­ğu­lu fener camı gibi gö­rü­nen renk de­ni­zin çiz­gi­si üs­tün­de bir­çok açık, par­lak renk var. Fakat önü­müz, yeşil, sırt sırta; üst üste yeşil.
RİZE’NİN GÜ­ZELLİKLERİ GÖK­YÜ­ZÜ TAMİR GÖR­MEDİ AKI­YOR NE OLA­CAK
Bu­ra­sı için di­yor­lar ki, se­ne­de altı ay gök­ten, altı ay da ağaç dal­la­rın­dan ya­ğı­yor­muş. Şu mu­hak­kak ki şehri gez­mek için en az Ey­lü­le kadar bek­le­mem lâzım ge­lecek. Hem bu­ra­nın yağ­mu­ru da bir tuhaf, yağ­mur. Gü­ne­şin ışı­ğın­da toz­lar nasıl uçu­şur­sa ona ben­ze­yen bir ser­pin­ti, beş da­ki­ka­da ilik­le­re kadar iş­le­yen bir nem­li­lik. Yağ­mu­run bu çe­şi­di bir müd­det devam edi­yor. Sonra kısa bir fa­sı­la der­ken ar­ka­sın­dan sicim gi­bi­si bo­şa­nı­yor. Ben bunu ne bi­le­yim; ge­lir­ken ne mu­şam­ba, ne şem­si­ye ne las­tik ge­tir­dim. Söy­ler­ler ki, bir Bek­ta­şi’nin yolu Rize’ye düş­müş sü­rek­li yağan yağ­mur­dan aşırı mer­te­be sı­kıl­mış. Bir gün biri ile yağ­mu­ra dair ko­nu­şur­lar­ken ba­ba­nın âle­min­den is­ti­fa­de etmek is­te­yen mu­ha­ta­bı ken­di­sin­den bu kadar çok yağ­mur ya­ğı­şı­nın sebep ve hik­me­ti­ni sor­muş. Baba: “Şu gör­dü­ğün kub­be­nin bunca asır­dır tamir gör­dü­ğü yok ki... Akı­yor, ne ola­cak, demiş. Onu bunu bil­mem, fakat bir şu yağ­mu­ra, birde şu ni­ha­yet­siz ye­şil­li­ğe ba­kı­yo­rum da, bu­ra­da kök salıp filiz sü­re­rim diye top­ra­ğa bas­mak­tan kor­ku­yo­rum doğ­ru­su.
RİZE’NİN SEYRİNE DO­YUL­MAZ
Rize'yi uzak­tan vapur gü­ver­te­sin­den te­ma­şa et­me­li. Ka­sa­ba­ya giren mut­la­ka sı­kı­lır ve kar­şı­dan hay­ran kal­dı­ğı gü­zel­lik gö­zün­den si­li­nir yahut gözü o güzel gö­rü­nen toplu man­za­ra­nın için­de kay­bo­lur­muş.
Hayır, bu laf doğru de­ğil­dir. Rize güzel bir ka­sa­ba­dır. Adım ba­şın­da bir başka gü­zel­lik in­sa­nı mest edi­yor. Göz­le­ri­ni­zi kal­dı­rı­yor­su­nuz; yeşil ren­gin bütün çe­şit­le­ri var ve muh­te­şem bir su­ret­te yük­sek­le­re kadar çı­ka­rak uf­ku­nu­zu ge­niş­le­ti­yor edi­yor. Ya­ra­dan ezel­de nasıl resim et­miş­se, ebede kadar ta­ze­li­ği­ni, par­lak­lı­ğı­nı öy­le­ce mu­ha­fa­za edecek nefis bir tablo... Aşa­ğı­la­ra kar­şı­nı­za ba­kı­nız; İstan­bul şa­ir­le­ri­nin iş­ti­yak­la ta­hay­yül et­tik­le­ri ef­sa­ne gü­zel­lik­le­ri gö­rür­sü­nüz. Bu beyaz ve mun­ta­zam yu­va­lar, ağaç­la­rın ara­sın­da huzur ile yan gel­miş gi­bi­dir. Şu önü­nüz­de akan de­re­den yük­sek, koyu göl­ge­li yeşil va­di­nin için­den ses­siz­ce sızıp ge­li­yor; temiz, ber­rak akıp gi­di­yor. Rize o kadar çok güzel, o kadar muh­te­şem ki, sekiz on fo­toğ­raf ca­mıy­la gelen coğ­raf­ya mu­al­li­mi İzzed­din Bey’i ter­ci­hen han­gi­si­ni, hangi ta­raf­tan ala­ca­ğın­da te­red­düt­te bı­rak­mış­tır. Rize is­ke­le­den çıkan bir ya­ban­cı yol­cu­nun gö­zü­ne gö­rü­nen kırk elli ha­ne­den iba­ret de­ğil­miş. Şeh­rin hu­du­du, is­ke­le­ye, sahil bo­yun­da şarka, garba ve da­hi­le doğru bir buçuk saat uzak­mış. Son­ra­dan öğ­ren­dim; ev­le­ri bir­bi­rin­den en aşağı yüz adım uzak 33 ma­hal­le­de 3000 den fazla evde 14 küsur bin Ri­ze­li koyu ağaç­la­rın ara­sın­da ya­şı­yor­muş. Şe­hir­li­ler, ah köy ha­ya­tı diye ba­yı­lır­lar. Bir Ri­ze­li böyle bir ta­has­sü­rü asla duy­ma­mış­tır. Çünkü onun şeh­rin­de ta­bi­atın eli kedi eline yüzde sek­sen hâ­kim­dir.
RİZELİLERİN ÖLÜ­LE­RE ÇOK HÜR­METİ VAR
Şeh­rin ka­la­ba­lık, toplu yeri, çar­şı­sı, çiçek has­ta­lı­ğı­nın yer yer bı­rak­tı­ğı çir­kin iz­le­ri ba­rın­dı­rı­yor. Rize’de, beş cami ve mes­cid-i şerif, iki mek­tep, beş med­re­se, bir has­ta­ne, on iki otel, üç yüz dük­kân, iki han, iki resmî daire ha­ra­be­si bı­ra­ka­rak Rus­lar çe­kil­miş git­miş. Bu tah­ri­ba­tın bir kıs­mı­nı şose ve şi­men­di­fer yolu açmak için yap­mış­lar; bir mühim kısmı da Rus­la­rın ri­cal­le­ri es­na­sın­da de­niz­den bir tor­pi­do ile gelen Er­me­ni ve Gür­cü­le­rin ta­ra­fın­dan ya­kı­lıp yı­kıl­mış. Son­ra­dan hü­kü­met ko­na­ğıy­la kışla ve pek cüz’ bir kısım hu­su­sî ya­pı­lar tamir edil­miş. Ri­ze­li­ler en küçük bir se­bep­le çam böl­me­si gibi bir adamı iki pa­ra­lık bir kur­şun­la de­vir­mek­ten çe­kin­mez­ler­ken, kim bilir neden ölü­le­ri­ne çok hür­met­le­ri var. Adım ba­şın­da bir me­zar­lı­ğa, yağ­mur­dan bo­ya­sı ve ya­zı­sı si­lin­me­sin için üst­le­ri­ne hu­su­sî bir şe­kil­de saçak yap­tı­rıl­mış mezar taş­la­rı­na rast ge­lir­si­niz. Bu­ra­da da bay­ram gün­le­ri ah­re­te göç­müş aziz­le­rin ha­tı­ra­la­rı can­lan­dı­rı­lı­yor; ba­şuç­la­rı­na te­pe­si ye­şi­le bo­yan­mış tah­ta­lar ko­yu­yor­lar.
RİZE MEY­DAN­DA ŞEYH ALİ SE­MER­KANDİ TÜR­BESİ
Ha­pis­ha­ne­nin kar­şı­sın­da bir de türbe var. Bu türbe taş­tan, gayet sağ­lam, aynı za­man­da son de­re­ce sade, yal­nız uh­re­vi bir mana ifade eder bir şe­kil­de­dir. “İçinde Şeyh Ali Se­mer­kan­di Haz­ret­le­ri ya­tı­yor” di­yor­lar. Lâkin bu zât kim­dir? Ne zaman göç­müş­tür? Uzak­lar­dan gel­miş bir garip mi, yoksa Yavuz Sul­tan Selim’in fatih as­ker­le­rin­den mi? Kimse bil­mi­yor. Tür­be­de de, bir küçük işa­re­te bile rast ge­le­me­dim. Yal­nız yeşil büyük san­du­ka, küçük bez par­ça­la­rı asılı par­mak­lık­lar­dan bakan göz­le­ri âde­min esrar dolu ni­ha­yet­siz­li­ğe doğru çe­ki­yor. Muh­te­rem ve­li­nin tür­be­si­ni otuz sene kadar evvel Rize’de mu­ta­sar­rıf­lık eden Na­su­hi Bey tamir et­tir­miş.
RİZE’NİN DERT­LERİ
Rize ma­ale­sef çok fa­kir­dir. Zaten fa­kir­di. Ahali, ya­ra­ta­nın on­la­ra ver­di­ği başlı, ni­ha­yet­siz ağaç­lık­lar­la ör­tül­müş dağ­lık ara­zi­den top­ra­ğın icap ve ta­bi­iye­ti­ne göre is­ti­fa­de ede­mi­yor­du. Ge­çin­mek için gur­be­te çıkıp el mem­le­ket­le­rin­de na­fa­ka­la­rı­nı te­da­rik edi­yor­lar­dı. On ya­şı­na gel­miş bir Ri­ze­li erkek, ana yu­va­sı­nı bı­ra­kıp uzak­la­ra git­me­ğe mec­bur­du. Hemen hemen bir tek Ri­ze­li yok­tur ki, Batum'u, Sahom’u, Ha­ru­kof'a, Ros­tof’u, Tif­lis’i gör­me­miş olsun. Ri­ze­li ge­çin­mek için ya Ka­ra­de­niz’in çetin, in­saf­sız dal­ga­la­rı ile bo­ğuş­ma­ya yahut Mos­kof di­ya­rın­da zah­met­li işler gör­me­ğe mah­kûm­du. Çünkü top­rak­la­rı hu­bu­bat ye­tiş­ti­re­mi­yor­du. Şeh­rin şark ta­ra­fın­da ye­ti­şen bir­kaç mil­yon por­ta­kal­dan ne çıkar? Ara­zi­nin üst ta­ra­fı, yük­sek dağ te­pe­le­ri­ne kadar, hatta odun diye kul­lan­ma­ya bile ya­ra­ma­yan kı­zı­la­ğaç­lar ört­müş­tür. Ara­zi­si en geniş olan Ri­ze­li ancak 3 ay kendi top­ra­ğın­dan ka­nı­mı do­yu­ra­bi­lir. Hele altı ay kendi mı­sı­rı­nı yiyen hoca li­va­da ga­li­ba bir iki kişi imiş. Son se­ne­ler­de ise bu fakir u za­ru­ret art­mış­tır. Çünkü Ri­ze­li­yi do­yu­ran iki yolda ka­pan­mış­tır. Ev­ve­lâ Rusya'da artık iş kal­ma­mış­tır. Sa­ni­yen Rize mo­tor­la­rı­nın iş­le­ri­ne kesat gel­miş­tir. Rus is­ke­le­le­rin­de müş­kü­lat çe­ki­yor­lar; kendi is­ke­le­le­ri­miz ara­sın­da ta­şı­ya­cak yük bu­la­mı­yor­lar. Bu yüz­den zaten asabi mi­zaç­lı olan bu halk, gün­den güne daha asa­bi­le­şi­yor. Asa­yi­şi bo­zu­lu­yor. Ne kadar yazık? Şu mem­le­ke­tin asla yo­rul­ma­yan daima ne­şe­li olan, ça­lış­kan ço­cuk­la­rı­na bu akı­bet ya­ra­şır mı idi: Rize’de yeşil sa­hi­lin bir ke­na­rın­da, et­ra­fı­mı saran sa­yı­sız di­len­ci ço­cuk­la­rı ara­sın­da da çir­kin yü­zü­nü gös­te­ri­yor. Rize, ta 93'te, Batum Rus­la­ra malûm şe­kil­de pek acı, sa­tıl­dı­ğı zaman liva ol­muş­tur. O za­man­dan beri bu­ra­dan kim bilir kaç mu­ta­sar­rıf paşa geldi geçti. Zan­ne­de­rim kimse, ev­la­dı daima ya­ban­cı el­le­re göçen şu mem­le­ket, biz­zat ev­la­dı­nı ge­çin­di­re­bi­lir mi diye dü­şün­me­di ve bu mem­le­ke­ti ta­nı­ma­dı. Her­hal­de dü­şün­me­miş­ler ta­nı­ma­mış­lar­dır; hatta son se­ne­le­re kadar... Öyle ola­cak ki, 1328'de Trab­zon Zi­ra­at Mü­dü­ri­ye­ti Rize'ye nu­mu­ne ola­rak ye­tiş­ti­ril­mek üzere bil­mem kaç okka kı­zı­la­ğaç to­hu­mu gön­der­miş. Müdür efen­di bil­mi­yor­muş ki, Rize’nin dağı taşı kı­zı­la­ğaç­la do­lu­dur. Bu hâli gö­rün­ce, Tür­ki­ye’ye asır­lar­dan beri mu­sal­lat olmuş o dudak büken zih­ni­ye­te bir defa daha lanet ettim. (İşte bu sı­kın­tı­la­rı bil­me­yen­ler­den milli Mü­ca­de­le­nin, kur­tu­lu­şun ve Rize’ye çayı ar­ma­ğan eden cum­hu­ri­ye­tin öne­mi­ni an­la­ma­sı bek­le­ne­mez).
TAŞ­LI­DE­RE’DE KÖMÜR MADENİ
Taşlı dere eski ismi As­ko­roz ha­va­li­sin­de kömür ma­de­ni ol­du­ğu gibi, neft de var­dır. Bun­dan başka Rize ke­res­te ti­ca­re­tiy­le te­ma­yüz ede­bi­lir. Çünkü bütün liva dâ­hi­lin­de de­ğer­li or­man­lar var­dır. Bütün sahil bo­yun­da fın­dı­ğın âlâsı ye­ti­şir. Yük­sek ta­raf­lar­da çay ağaç­la­rı di­kil­se Batum çayı kadar nefis mah­sul alı­na­bi­lir. Man­da­li­na, elma, armut ye­tiş­ti­ril­me­si­ne daha fazla ehem­mi­yet ve­ri­lir­se ba­şa­rı­lı olu­nur. Halk mu­ta­zar­rır kal­mış­tır. Şim­di­ye kadar ha­riç­te ka­za­nı­yor­du; fakat şim­di­ki hâlde bu imkân zail ol­muş­tur. On­la­ra gös­te­ri­lecek ka­zanç yo­lu­nu te­ha­lük­le takip ede­cek­le­ri­ne emi­nim. Kaç gün­dür bu­ra­da, her türlü ha­va­dis­ten mah­rum bu­lu­nu­yo­rum. Ajans­lar gel­mi­yor çünkü... Ge­li­yor, ge­li­yor ama binde bir. Milli Mü­ca­de­le sı­ra­sın­da ona canla başla des­tek olan­la­rın ha­ber­dar ol­ma­la­rı bir ih­ti­yaç ve bir hak ol­du­ğu dü­şü­nü­yo­rum. Ma­ale­sef Rize’ye ga­ze­te de gel­mi­yor. Ayda yılda bir gelen eski ta­rih­li bir, ni­ha­yet iki İstan­bul ga­ze­te­sin­den başka ga­ze­te yok.
RİZE İHMAL EDİLMİŞ
Rize’nin ha­va­sı da, suyu da lâ­tif­tir. Hele suyu, meş­hur ol­du­ğu kadar nefis ve le­ziz­dir. En zi­ya­de hic­ret­te sıt­ma­lı yer­ler­de kal­mış olan­lar mik­ro­bu ar­tır­mış­lar­dır. Hazık bir tabip ar­ka­da­şım­dan işit­miş­tim: Bir mem­le­ket­te sıt­ma­yı izale etmek için ye­gâ­ne çare sıt­ma­lı­la­rı te­da­vi et­mek­tir. Hâl­bu­ki ne­re­de. Nis­pe­ten pek az olan Rize’de bile bu ça­re­ye te­ves­sül eden kal­ma­mış­tır. Hatta halk halâ üze­ri­ne bir iki çizgi ka­ra­lan­mış kemik par­ça­la­rı­nın ko­ku­sun­dan şifa arı­yor. Mem­le­ket­te dok­tor yok. Yal­nız Abdul Kerim Bey na­mın­da, bir zât var ki ev­vel­ce uzun müd­det Trab­zon Sıh­hi­ye Mü­dür­lü­ğü etmiş. Bu­ra­da da Sıh­hi­ye Mü­dü­rü iken bi­lâ­ha­re is­ti­fa ey­le­miş. Bu mem­le­ket­te ba­tak­lık yok­ken on­la­rı ya­ra­tı­yo­ruz. Şu­ra­da, liman da­ire­si­nin ya­nın­dan bir dere ge­çi­yor. Sular daire önüne kadar aş­ma­sın için mec­ra­nın son ma­hal­li­ne bir duvar çek­miş­ler. Bu su­ret­le iç ta­raf­ta bir bi­ri­kin­ti kal­mış o zaman ne dol­dur­muş­lar, ne de iki metre bir kanal açıp de­ni­ze akıt­mış­lar.