İbrahim Sırmalı


İCÂZETNÂME (OSMAN YILMAZ)

Emekli Müftü - muftu.ibrahim@gmail.com


    İlmin ru­hu­nu âlim­le­rin gö­nül­le­rin­de fi­liz­len­di­ren Allah’a (c.c.) ham­dol­sun. O, bu fi­liz­le­rin mey­ve­le­ri­ni Şe­ri­at-ı Gar­ra­nın (par­lak ve nurlu Şe­ri­at-ı Mu­ham­me­di­ye) mey­ve­le­ri kıldı. Allah’ın Re­sû­lu (salât ve selâm onun üze­ri­ne olsun), bun­la­rı üm­me­ti­ne miras bı­rak­tı. En­bi­ya­lar da böyle yaptı. Allah Re­sû­lü­nün eh­li­ne ve as­ha­bı­na da salât ve selâm olsun, onlar pey­gam­ber­le­re tâbi ol­du­lar. İlimde me­tot­lar oluş­tur­du­lar ve yeni yol­lar ge­liş­tir­di­ler. Şu bir ger­çek­tir ki kud­ret sa­hi­bi Yüce Rab­bi­nin af­fı­na muh­taç olan­lar şöyle der: İlim öyle bir gü­zel­lik­tir ki ya­pı­lan bütün gü­zel­lik­ler onun için­de­dir. Bu se­bep­le ilim için çöl­le­re ve ıssız yer­le­re gi­di­lir. Allah Teâlâ bu­yur­du: “Ora­dan uzak­laş­tık­la­rın­da Musa be­ra­be­rin­de­ki gence “Öğle ye­me­ği­mi­zi getir, bu yol­cu­lu­ğu­muz­dan do­la­yı çok yor­gun düş­tük.” dedi. Genç: “Gör­dün mü, ka­ya­ya sı­ğın­dı­ğı­mız sı­ra­da ba­lı­ğı unut­mu­şum! -Doğ­ru­su onu sana söy­le­me­mi bana ancak şey­tan unut­tur­du.- Balık şa­şı­la­cak bir şe­kil­de de­niz­de yo­lu­nu tutup git­miş­ti.” dedi. Musa, “İşte ara­dı­ğı­mız bu idi.” dedi. Bunun üze­ri­ne tek­rar iz­le­ri­ni takip ede­rek ge­ri­sin­ge­ri dön­dü­ler. Der­ken kul­la­rı­mız­dan bir kul bul­du­lar ki biz ona ka­tı­mız­dan bir rah­met ver­miş, ken­di­si­ne ta­ra­fı­mız­dan bir ilim öğ­ret­miş­tik. Musa ona, “Sana öğ­re­ti­len bil­gi­ler­den bana, doğ­ru­ya ile­ti­ci bir bilgi öğ­ret­men için sana tâbi ola­yım mı?” dedi.” (Kehf Su­re­si: 18/62-66) Yüce Allah başka bir ayet­te şöyle bu­yur­du: “De ki: Hiç bi­len­ler­le bil­me­yen­ler bir olur mu? Ancak akıl sa­hip­le­ri öğüt alır­lar.” (Zümer Su­re­si: 39/9) Başka bir ayet­te de “Allah’a karşı ancak kul­la­rı için­den âlim olan­lar derin saygı du­yar­lar. Şüp­he­siz Allah mut­lak güç sa­hi­bi­dir, çok ba­ğış­la­yan­dır, bu­yur­du.” (Fatır Su­re­si: 35/28) Re­sû­lul­lah (s.a.s.) şöyle bu­yur­du: “Me­lek­ler, yap­tık­la­rın­dan razı ol­du­ğun­dan ilim talep ede­nin üze­ri­ne ka­nat­la­rı­nı ge­rer­ler. Gökte ve yerde olan­lar hatta su­da­ki ba­lık­lar âlim­ler için is­tiğ­far eder­ler.” (Bu­ha­rî, “İlim”) Bu ko­nu­da aklî ve naklî bir­çok delil var­dır. Re­sû­lul­la­hın üm­me­ti isnat zin­ci­ri­nin son­su­za kadar bâki kal­ma­sı için çok özel çaba sarf et­miş­tir. Eğer isnat sağ­lam ol­ma­say­dı ilim sağ­lam ola­maz­dı.
    Rab­ba­nî yar­dı­mı dü­şü­nüp is­te­yen­ler­den ve Rah­ma­nî hi­da­ye­tin mu­ha­fa­za et­tik­le­rin­den ilim mec­lis­le­ri­ne gelip tâbi olan ve fennî ilim­le­ri yük­sek de­re­ce­de tah­sil et­me­ye sa­rı­lan ve ondan en güzel şe­kil­de ya­rar­la­nan; dost, âlim, kâmil, fa­zi­let sa­hi­bi, ilmi ile amel eden, üstün ka­bi­li­yet­li, araş­tır­ma­cı, eseri ken­din­de / ame­lin­de gö­rü­len, et­ra­fı­nı et­ki­le­ye­rek uya­rıp ay­dın­la­tan, gü­zi­de, ir­fa­nın­dan hi­da­yet gü­ne­şi doğan ve ka­bi­li­ye­ti­nin ışık­la­rı ken­di­sin­den ya­rar­lan­mak is­te­yen­le­ri ay­dın­la­tan, uf­ku­nun ışık­la­rı ken­di­sin­den fay­da­lan­mak is­te­yen­le­ri ha­re­ke­te ge­çi­ren hü­lâ­sa ar­ka­daş­la­rı­nın en iyisi, akıl sa­hip­le­ri­nin mü­ra­ca­at edi­le­ni ‘es-Sey­yid Molla Mu­ham­med­zâ­de Osman Yıl­maz b. Ahmed Hamdi’ el-Kıb­le­da­ğî’dır (Kıb­le­dağ­lı).
    Allah ona açık gizli lüt­fuy­la ikram etti. Allah Tealâ onu, sev­dik­le­ri­ne ve razı ol­duk­la­rı­na mu­vaf­fak ey­le­di. So­nu­nu ev­ve­lin­den ha­yır­lı ey­le­di. Sonra ben­den ilim tah­sil eden­ler gibi ica­zet talep etti. Ben de ona ica­zet ver­dim.
    Ben­den ri­va­yet edil­me­sin­de beis ol­ma­yan ve caiz olan­la­ra bütün ilim­ler­den; na­za­rî olsun amelî olsun, aklî olsun naklî olsun; hadis olsun tef­sir olsun, usul olsun füru (uy­gu­la­ma­lar) olsun bana ica­zet veren âlim, fazıl, üs­tad-ı kâmil el-Hac İdris Hilmi el-Ba­ca­nî Ça­kır­zâ­de namı ile meş­hur gibi ica­zet ver­dim.
    O da ica­ze­ti­ni el-âlim, el-adil Kâmil b. Kâmil’den al­mış­tı. O, za­ma­nı­nın en büyük âli­miy­di. As­rı­nın en meş­hu­ruy­du. Ça­ğı­nın önde ge­le­niy­di. Güzel ahlâk ve me­le­ke­le­re sa­hip­ti.
    Hak­kın­da as­rı­nın âlim­le­ri­nin en âlimi ol­du­ğu­nu söy­len­me­ye daha lâ­yık­tır. Âlim­ler onun ya­nın­da öğ­ren­ci hük­mün­dey­di. Prob­lem­le­ri çö­zer­di. Üzün­tü­le­ri gi­de­rir­di. Kâ­inat­la barış hâ­lin­dey­di. Zor iba­re­le­ri çö­zer­di. Ba­tı­nî ve gaibî me­se­le­le­re ilham ve­ren­di. Rumuz ve işa­ret­le­rin mah­re­mi­ni çö­zen­di.
    Ahmed Zi­ya­ed­din Efen­di b. Kâmil Efen­di Hacı Sü­ley­man­zâ­de ola­rak meş­hur ol­muş­tur. O da il­mi­ni el-âlim, el-fa­zıl, üs­tad-i kâmil ki o âlim pı­nar­la­rı­nın kay­na­ğı­dır, fa­zi­let gü­neş­le­ri­nin doğuş ye­ri­dir, araş­tır­ma ya­pan­la­rın sul­ta­nı­dır, in­ce­le­me ya­pan­la­rın de­li­li­dir; yet­ki­ler­le beni dol­du­rup ta­şı­ran, şe­re­fi ile ken­di­si­ni yet­ki­len­di­ren, çok bilgi sa­hi­bi olan, nefs-i mut­ma­in­ne sa­hi­bi, güzel me­le­ke­ler ka­za­nan, za­ma­nı­nın kutbu, za­ma­nı­nın ni­met­le­ri­nin sa­hi­bi, hak­kın­da şöyle den­me­si daha doğ­ru­dur: İste­nen her şeyde ay­rı­ca­lık­lı ve ön­ce­lik­li­dir. Es-Sey­yid Hasan Tah­sin b. Kü­tah­ya­vî’den ica­zet aldı. Allah onu açık gizli bil­gi­le­ri­ne ulaş­tır­sın. O da il­mi­ni fa­zi­let­li, üs­tad-i kâmil, ri­va­yet­le­rin yol gös­te­ri­ci­si, an­la­yı­şın uç nok­ta­sı, ön­der­le­rin ön­de­ri, fa­zi­let­li­le­rin reisi, fa­zi­let­li­ler fe­le­ği­nin gü­ne­şi, özel­lik­ler se­ma­sı­nın ışığı, es- Sey­yid Ahmed el-Ha­zim b. Sey­yid Ab­dur­rah­man Nev­şe­hi­rî’den ica­zet al­mış­tı. O da üç ışık ola­rak ad­lan­dı­rı­la­nın üçün­cü­sü Mu­ham­med Es’ad b. el-Hü­mam el-İmam Ahmed’den; Rum sa­da­re­ti­nin şe­ref­li­si, Allah is­tek­le­ri­ne yar­dım etsin, ica­zet al­mış­tı. O da zin­nu­reyn ve mu­san­nıf diye bi­li­nen­den ica­zet al­mış­tı. ...​Me­di­ne-i Mü­nev­ve­re’nin ka­dı­sı, Allah onu kı­ya­met gü­nü­ne kadar nur­lan­dır­sın. O, bilgi ha­zi­ne­si­nin önde ge­len­le­rin­den, üm­me­tin seç­kin­le­rin­den­di. Za­ma­nın gör­me­di­ği ve dev­rin­de az ye­ti­şen­di. Üç kişi on­lar­dan ica­zet aldı. Bun­lar­dan biri fa­zi­let­li­le­rin ve ter­te­miz olan­la­rın efen­di­si, irfan da­ire­si­nin kutbu, za­ma­nın ben­ze­ri­ni gör­me­di­ği ve ben­ze­ri gö­rül­me­yen es-Sey­yid Ab­dur­rah­man’dı, Ku­yu­cak’da doğdu ve İstan­bul’da ya­şa­dı. Ona ica­zet veren as­rı­nın tek olanı, za­ma­nı­nın tek olanı es-Sey­yid Salih’di, Amas­ra’da doğdu ve An­ka­ra’da ya­şa­dı. Ona ica­zet veren ise hik­met göz­le­rin göz­de­si, ma­ri­fet­ten or­ta­ya çıkan gö­rü­nüş, yolun gös­te­re­ni, ha­ki­ka­tin ter­cü­ma­nı, el-âli­mu’r-Rab­ba­nî ve el-kâ­mi­lu’s-Se­me­da­nî Ebî Said el-Meh­me­da­nî el-Ha­di­mî’dir. Ona ica­zet veren ise şey­hin­den, ba­ba­sın­dan züht ve takva sa­hi­bi eş-Şeyh Mus­ta­fa el-Ha­di­mî’dir. Ona ica­zet veren al­lâ­me­den, üstün an­la­yış­lı Şamlı Mu­ham­med b. Ali el-Kâ­mil’di. O da fet­va­da son sözü söy­le­yen Hay­red­din Ahmed er-Re­me­lî’dir. O da Ahmed b. Mu­ham­med Eminu’d-Din İbni Ab­dul­kal’di. O da ba­ba­sın­dan, ba­ba­sı da Şeyhü’l-İslâm el-Ka­dı Ze­ke­ri­ya el-En­sa­rî’den, o da İmam el-Ha­fız’dan aldı. On­la­rın ha­dis­te imam­la­rı ve Bu­ha­rî’yi şerh eden Emiru’l-Mü’minin el-Şi­hab Ahmed b. Ali b. Hacer’den aldı. O da Bur­han İbra­him b. Ahmed el-El­be­ga­lî et-Tan­nu­hî’den aldı.
    O da el-Al­lâ­me İbni Şa­hi­ne’den, o da el-Üs­tad Se­ra­cet­tin Hü­se­yin b. el-Mü­ba­rek ez-Zü­bey­dî’den, o da el-İmam Ebi’l-Vakt Ab­du­lev­vel İbni İsa es-Sen­ce­rî el-Ha­re­vî’den, o da Ebi’l-Ha­san Ab­dur­rah­man b. el-Mu­zaf­fer er-Ra­ve­dî’den, o da Ebî Mu­ham­med Ab­dul­lah es-Se­rah­sî el-Ha­me­vî’den, o da Ebî Ab­dul­lah b. Yusuf el-Kar­be­zî’den, o da İmam el-Eim­me ve Şeyh Huf­faz Ümme Ebî Ab­dul­lah Mu­ham­med İbni İsmail el-Bu­ha­rî el-Ca­fî’den, se­ne­di ile Nebi (sa­lâ­tın en fa­zi­let­li­si ve say­gı­nın en mü­kem­me­li onun üze­ri­ne olsun) ula­şır.
    İcazet alı­nan­lar­dan cum­hu­run sı­ğı­nı­lan ki­şi­si, gö­nül­le­re şifa ve­re­ni, Re­sû­lul­la­hın sün­ne­ti­nin hiz­met­çi­si, fu­ka­ha­nın ve mu­had­di­sin hiz­met­çi­si, eser­ler sa­hi­bi ve eser­le­ri­ne baş­vu­ru­lan, özel­lik­le şerh­le­ri buna ben­zer ve an­la­yış­ta olan Mu­ham­med Hi­be­tul­lah İbni Mu­ham­med et-Ta­cî’den ica­zet aldı.
    O Ba’lebek (Lüb­nan’ın Bekaa va­di­sin­de ta­ri­hî bir şehir) müf­tü­sü­dür. Allah kab­ri­ni nur ey­le­sin. Cen­ne­ti gi­de­ce­ği yer ey­le­sin. Hocam ona ulaş­tı. Ondan Şi­fâ-i Şerîf’i ve di­ğer­le­ri­ni aldı.
    Bun­dan ve di­ğer­le­rin­den ‘Kü­tüb-i Sitte’den, tef­sir­den, diğer makul ve men­kul ki­tap­lar­dan bir­çok is­nat­lar­la bana ica­zet verdi.
    Benim ho­ca­mın ki ka­lem­ler onun ki­tap­la­rı kar­şı­sın­da acze dü­şer­di. Yine eş-şeyh, el-amil, el-âlim el-kâ­mil her­ke­sin üs­ta­dı es-Sey­yid Mu­ham­med b. Yusuf ica­zet ve­ren­ler­den­di; Müf­tü­zâ­de diye bi­li­nir.
    Allah ana zi­ya­de­si ile iyi­lik­ler ver­sin. O ica­ze­ti­ni zik­re­di­len se­net­le eş-Şeyh Mu­ham­med el-Ha­di­mî’den aldı. O da ica­ze­ti­ni es-Sey­yid el-Ha­di­mî Ahmed b. Ab­dur­rah­man er-Ru­hî b. Ab­dul­lah Nev­şe­hi­rî’den aldı. O, fakir üs­ta­dın de­de­si­dir. O ba­sın­dan ve o da Mu­ham­med el-Fa­dıl’dan aldı.
    O, se­ne­di ile mu­hak­kik es-Sa­id Taf­ta­za­nî’ye ula­şan San­cak­lı­zâ­de diye bi­li­nir.
    O da Bu­ha­rî’nin şa­ri­hin­den Yu­suf­zâ­de diye bi­li­nen ve se­ne­di ile Pey­gam­be­ri­mi­ze ula­şan­dan aldı. Ve o da ba­ba­sı­nın şey­hin­den Yusuf b. İsmail b. Ab­dul­lâ­tif’ten aldı.
    O da Ab­dur­rez­zak el-An­ta­kî’den ve eş-Şeyh el-Hü­se­yin’den aldı. O, Ber­ri­zâ­de diye meş­hur­dur. Ve o da eş-Şeyh Mu­ham­med el-Ye­ma­nî Ab­dul­hay’dan, o da en-Nu­vey­ri’den, o da eş-Şe­ren­be­lâ­lî’den, o da Ali el-Mak­di­sî’den, o da el-Al­lâ­me Şe­ha­bud­din Ab­dul­ber­ra b. eş-Şah­ne’den, o da Ke­ma­led­din’den aldı, İbni Humam diye meş­hur­dur. O da Se­ra­ced­din Ömer b. Ali’den aldı. O, el-Hi­da­ye ve Alâ­ed­din Ab­du­la­ziz el-Bu­ha­rî’nin tah­kik sa­hi­bi ol­du­ğu eş-Şi­fâ’nın oku­ya­nı­dır. O da Ha­fi­zid­din el-Ke­bir’den, o da Kâf ve Kenz sa­hi­bi­dir, o da el-Al­lâ­me Şem­süd­din Mu­ham­med Kürdî’den, o da Bur­ha­ned­din’den, o Hi­da­ye sa­hi­bi­dir. O da Şemsu’l-Eim­me es-Se­rah­sî’den, o da Şemsu’l-Üm­me El-Ha­le­va­nî’den, o da el-Ka­dı Ebi Ali Ne­se­fî’den, o da el-İmam Ebu­be­kir Mu­ham­med b. el-Fa­dıl el-Bu­ha­rî’den, o da es-Sey­yid Munî’den, o da Ab­dul­lah Ebi Hafs el-Bu­ha­rî’den, o da ba­ba­sın­dan, o da Mu­ham­med b. el-Ha­san eş-Şey­ba­nî’den, o da el-İmamu’l-A’zam Numan b. Sabit Ebî Ha­ni­fe’den (Allah Teâlâ ona rah­met ey­le­sin), o da Ham­mad b. Sü­ley­man’dan; o, İbra­him en-Ne­haî’nin ta­le­be­si, İklime’nin ta­le­be­si ve Ab­dur­rah­man b. el-Es­ved b. Zeyd’in ba­ba­sı ve Ab­dur­rah­man Ab­dul­lah b. Habib’in ba­ba­sı­dır. İlk ikisi ica­zet­le­ri­ni Ab­dul­lah b. Mes’ud’dan (r.a.) al­dı­lar. Üçün­cü­sü ica­ze­ti­ni Ali b. Ebi Talib’den (r.a.) aldı. O ikisi Ha­te­mu’n-Ne­bi, Re­sûl-i Rabbi’l-âle­min Mu­ham­med Mus­ta­fa’dan (s.a.s.) ica­zet aldı. Hamd âlem­le­rin rabbi Allah’a ait­tir... Sonra nef­si­me ve sana diğer dost­la­rım­la be­ra­ber Allah’ın genel dost­la­rı­na tüm en­bi­ya ve Ne­bi­ye (s.a.s.), ha­li­sa­ne kar­deş­le­ri­ne ve aziz as­ha­bı­na Allah’ın tak­va­sın­dan gizli aleni va­si­yet et­tik­le­ri ile va­si­yet edi­yo­rum. Sü­rek­li ola­rak ilim ve ilmi yay­mak­la be­ra­ber­ce meş­gul olmak, bil­has­sa şer’î ilim­ler­le meş­gul olmak şart­tır. Bu meş­gu­li­yet ebedî sa­ade­tin anah­ta­rı­dır. Ve de ma­lâ­ya­ni şey­ler­den ka­çın­mak da ebedî sa­ade­tin anah­ta­rı­dır. Bu ko­nu­da ale­his­se­lâm­dan ri­va­yet olun­du­ğu üzere Allah Te­alâ­nın ma­lâ­ya­ni şey­ler­le uğ­ra­şan kul­dan yüz çe­vir­miş ol­du­ğu­nu işa­ret et­me­si gibi. Bu se­bep­le zerre kadar vakit kay­bet­me, ma­lâ­ya­ni ile uğ­raş­ma yoksa böyle ya­par­san ilim has­re­ti kı­ya­met gü­nü­ne kadar uzar gider.
    Ki­şi­nin ye­me­de, giy­me­de ve ba­rın­ma­da şüp­he­ler­den ko­run­ma­sı ge­re­kir. Kal­bi­ni Allah’tan baş­ka­sın­dan te­miz­le­me­si ge­re­kir. Bun­lar ancak hal­vet­le, ri­ya­zet­le ve halk­la soh­be­ti ve meş­gu­li­ye­ti terk et­mek­le müm­kün­dür.
    Ah­lâ­kı gü­zel­leş­tir­mek, şöh­re­te gö­tü­ren se­bep­ler­den özel­lik­le sa­kın­mak. Çünkü şöh­ret afet­tir. Azal­ta­bil­di­ğin kadar ar­ka­daş çev­re­ni azalt. On­la­rın az ol­ma­sı za­ra­rın az ol­ma­sı de­mek­tir. Çok olun­ca vak­ti­ni israf eder­ler. Zaman en kıy­met­li de­ğe­rin­dir. Şu bir ger­çek ki onu kay­be­der­sen izzet ve şe­re­fe nail ola­maz­sın. İzzet ve şeref ol­ma­dan da ga­ye­ne ula­şa­maz­sın.
    İzzeti Mev­lâ­nın hiz­me­tin­de ara. Onu dün­ya­da ve dünya eh­lin­de arama. Eğer arar­san dün­ya­dan bir şey elde ede­mez­sin. Yok­sun­luk­tan kur­tu­la­maz­sın. Ömür boyu dünya iş­le­rin­de zil­let­ten kur­tul­mak için Rab­bin­den başka seni aziz edecek yok­tur.
    Sen ona kul olur­san o da her şeyi senin hiz­me­ti­ne sunar. Ha­dis-i Kud­si­de Allah dün­ya­ya şöyle vah­yet­ti: “Ey dünya! Bana hiz­met edene sen de hiz­met eyle, sana hiz­met edene ise zah­met ve yor­gun­luk ver.” (İbn Mesud’dan ri­va­yet, Hatib el-Bağ­da­dî) Bu tec­rü­be edil­miş­tir...
    Aley­his­se­lâ­tu ves­se­lâ­mın şöyle bu­yur­du­ğu nak­le­dil­miş­tir: “Dün­ya­da ka­la­ca­ğın kadar dün­yan için çalış. Sab­re­de­ce­ğin kadar ce­hen­nem için çalış. Ahi­ret­te ka­la­ca­ğın kadar onun için çalış.
    Allah’a muh­taç ol­du­ğun kadar onun için çalış.” (Ebu Hamid el-Gaz­za­lî) Bu hadis na­si­hat eh­li­ne ye­ter­li­dir. Bunun için o, ön­ce­ki­le­rin ve son­ra­ki­le­rin il­mi­nin özü­dür. Ne­ti­ce­de en­bi­ya ve pey­gam­ber­le­rin ga­ye­si­nin hik­me­ti dün­ya­nın sü­sü­ne ve ka­zan­cı­na mey­let­me­mek­tir. Dün­ya­nın aziz­li­ği ze­lil­lik­tir.
    Onun ze­lil­li­ği ise aziz­lik­tir. Dün­ya­nın ni­met­le­ri ga­zap­tır. Onun ga­za­bı ise ni­met­tir. Dünya im­ti­han yok­luk ye­ri­dir.
    Ev­ve­li za­fi­yet ve güç­süz­lük­tür. Sonu ölüm ve ka­bir­dir. Onun ar­ma­ğan­la­rı zor­luk­lar ya­sak­lar­dır. Geçip git­me­si hüzün ve se­vinç­le ka­rı­şık­tır.
    Halk­la iyi geçin, rah­met edici ol, sev­giy­le ha­re­ket et ve şef­kat­li ol, zulmü ve kö­tü­lü­ğü af edici ol. İhsan, te­va­zu, ne­za­ket, yu­mu­şak huylu, ki­ni­ni kont­rol etme im­kâ­nı nis­pe­tin­de ga­za­bı­nı savan ol.
    Allah Te­âlâ­nın (c.c.) ha­bi­bi­ne (s.a.s.) vah­yet­ti­ği şu ayet-i ke­ri­me­yi düşün: “Allah’ın rah­me­ti sa­ye­sin­de sen on­la­ra karşı yu­mu­şak dav­ran­dın. Eğer kaba, katı yü­rek­li ol­say­dın, onlar senin et­ra­fın­dan da­ğı­lıp gi­der­ler­di.” (Âli İmran Su­re­si: 3/159) Allah (c.c.), Re­sû­lul­la­hın (s.a.s.) yu­mu­şak huylu olu­şu­nu ne gü­zel­de övdü. Allah Teâlâ, rah­me­ti­nin eseri ola­rak se­bep­le­ri­ni nasıl yaptı. Bu­ra­la­ra işa­ret ede­rek bu se­bep­le bir­lik olun­du­ğu tef­ri­ka­ya dü­şül­me­di­ği an­la­tı­lır. Bil ki bu­ra­da en büyük hik­met en ge­re­ken gaye Âdem aley­his­se­lâ­mın ya­ra­tı­lı­şın­da­ki ma­ya­sı iba­de­te bağ­lı­lık­tır. Bir­lik ve be­ra­ber­lik ise Kur’an ti­lâ­ve­ti üzere ol­mak­tır. Özel­lik­le na­maz­da bil­has­sa te­hec­cüt na­ma­zın­da­ki ti­lâ­vet­tir. Kur’an’dan en fa­zi­let­li olan ayet­le­re ise Allah’ın zik­riy­le il­gi­li olan­lar­dır. Onlar zik­re­dil­di­ği gi­bi­dir. Allah’a kul­luk­ta iba­det­le­rin ef­da­lı olan onun sü­rek­li­li­ği­ne var gü­cün­le çalış. Allah Te­âlâ­ya iba­det et­me­nin en fa­zi­let­li­si onun­la bire bir olu­yor­muş gibi iba­det et­mek­tir. Allah’a ka­vuş­mak en büyük gaye ve ar­zu­dur. Allah Teâlâ bizi rı­zık­lan­dır­sın. Son ne­fe­si­mi­zin Lâ­ilâ­he il­lal­lah Mu­ham­me­du’r-Re­sû­lul­lah ol­ma­sı­nı bize nasip ey­le­sin. Allah Teâlâ Efen­di­miz Mu­ham­med’e, âline as­ha­bı­na ebedî ve daima çokça salât u selâm ey­le­sin. Âmin. Âmin. Âmin.
    Bu bölüm ica­ze­ti veren ho­ca­ya ait­tir. Ken­di­ni ta­nı­tı­yor:
    Ben hakir, fakir, Kadir olan Rab­bi­nin mağ­fi­re­ti­ne muh­taç Ahmed Yaşar Efen­di el-Ma­ra­şî Ca­na­nî el-Çay­ka­ra­vî Cu­ma­zâ­de diye bi­li­ni­rim, diyor. Allah onun ana­sı­nı ba­ba­sı­nı, bütün mü­mi­ni mü­mi­na­tı ve müs­li­min müs­li­ma­tı ba­ğış­la­sın. Bu icâ­zet­nâ­me 1379 Rumî, 1382 Hicrî ve 1963 Mi­lâ­dî yı­lın­da ya­zıl­dı.
NOT­LAR
    Osman Yıl­maz’ın kısa bir bi­yog­ra­fi­si (do­ğu­mu, aile­si, de­de­si, eği­ti­mi, hiz­met yer­le­ri vs.) Gü­ney­su veya Rize Müf­tü­lü­ğün­de­ki per­so­nel dos­ya­sı­na ba­kı­la­bi­lir.
Kim­lik kar­tı­nın fo­to­ko­pi­si,
MEB dip­lo­ma­sı­nın fo­to­ko­pi­si,
Gü­ney­su Mer­kez Ca­mi­inin eski bir fo­toğ­ra­fı ay­rı­ca bu­gün­kü hâli,
Öğ­ren­ci­lik ve görev sı­ra­sın­da­ki fo­toğ­raf­la­rı,
1,5-2 say­fa­lık bir metin. Sonra ica­ze­tin ter­cü­me­si ve so­nun­da ori­ji­nal hâli gi­recek.
Tas­hi­hi ya­pıl­dı, bo­zul­ma­sın.
İta­lik­ler var, bo­zul­ma­sın.
    Ya­zı­la­cak giriş ya­zı­sı­na aşa­ğı­da­ki pa­rag­raf ek­len­sin:
    İcâzet, İslâmî eği­tim ve öğ­re­tim­de aka­de­mik dip­lo­ma­la­rı, sanat ve mes­lek­te ye­ter­li­lik için ge­rek­li izin ve onayı ifade eden bir kav­ram­dır. İcâ­zet­nâ­me ge­le­ne­ği, bu­gün­kü dip­lo­ma sis­te­mi­ne ben­ze­mez. Belki biraz Hi­pok­rat ye­mi­ni­ne ben­zer. Mes­le­ğin ku­ral­la­rı­na bağ­lı­lık ve onu uy­gu­lar­ken ay­rım­cı­lık yap­ma­mak gibi. İcâ­zet­nâ­me­ler salt bir ilim mek­te­bi­nin aidi­yet zin­ci­ri­ni gö­ter­mez, bu­nun­la bir­lik­te o ilmin ve tah­si­lin ön­ce­lik ve has­sa­si­yet­le­ri­ni de sı­ra­lar. Âli­min va­sıf­la­rı, hiz­met yön­te­mi, top­lu­ma yak­la­şı­mı ve örnek ala­ca­ğı ta­rih­te­ki kişl­ler. Böy­le­ce ilim­de ve hiz­met­te üst üste koyan ve sü­rek­li ge­li­şen bir an­la­yış tesis edil­miş olur. Mo­dern dip­lo­ma ge­le­ne­ğin­de belki mar­ka­nın dı­şın­da bir özel­lik yok­tur.
    Ben­zer­le­riy­le aşağı yu­ka­rı eş de­ğer­dir. Marka de­ğe­ri de ta­rih­sel ola­rak de­ği­şir; öne çıkar veya geri düşer.
    Ancak icâ­zet­nâ­me­ler ta­ri­hin hiç­bir dö­ne­min­de bu tür­den yü­zey­sel so­nuş­lar­la de­ğer­len­di­ril­me­miş­tir. Aidi­yet zin­ci­ri ve İslâm’ın insan he­de­fi ve örmek âlim mo­de­li sü­rek­li bir­bi­ri­ni bes­le­yen bir de­ğer­ler man­zu­me­si­nin ürü­nü­dür.
    Bu bağ­lam­da ya­yım­la­dı­ğı­mız bir köy / ka­sa­ba ho­ca­sı­nın (Osman Yıl­maz) icâ­zet­nâ­me­si­nin asa­le­ti son de­re­ce ma­ni­dar­dır.
    Ge­le­nek­sel din âlim­le­ri­nin mük­te­se­ba­tı, ilim ve din hiz­me­ti an­la­yı­şı top­lu­mu­mu­zun al­tın­dan çe­ki­lir­ken as­lın­da ne­le­ri kay­bet­ti­ği­zi gös­te­ren ta­ri­hî bir ve­si­ka olsun diye oku­yu­cu­la­rı­mı­za su­nul­muş­tur.
    Es­ki­nin öz­le­mi ya da mo­der­nin eleş­ti­ri­si için­de ol­ma­dan so­ğuk­kan­lı­lık­la durup dü­şün­me­mi­ze ve­si­le olam­sı umu­duy­la.
            Ter­cü­me Eden
                     İBRAHİM SIR­MA­LI
             (Emek­li Müftü)