İlmin ruhunu âlimlerin gönüllerinde filizlendiren Allah’a (c.c.) hamdolsun. O, bu filizlerin meyvelerini Şeriat-ı Garranın (parlak ve nurlu Şeriat-ı Muhammediye) meyveleri kıldı. Allah’ın Resûlu (salât ve selâm onun üzerine olsun), bunları ümmetine miras bıraktı. Enbiyalar da böyle yaptı. Allah Resûlünün ehline ve ashabına da salât ve selâm olsun, onlar peygamberlere tâbi oldular. İlimde metotlar oluşturdular ve yeni yollar geliştirdiler. Şu bir gerçektir ki kudret sahibi Yüce Rabbinin affına muhtaç olanlar şöyle der: İlim öyle bir güzelliktir ki yapılan bütün güzellikler onun içindedir. Bu sebeple ilim için çöllere ve ıssız yerlere gidilir. Allah Teâlâ buyurdu: “Oradan uzaklaştıklarında Musa beraberindeki gence “Öğle yemeğimizi getir, bu yolculuğumuzdan dolayı çok yorgun düştük.” dedi. Genç: “Gördün mü, kayaya sığındığımız sırada balığı unutmuşum! -Doğrusu onu sana söylememi bana ancak şeytan unutturdu.- Balık şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti.” dedi. Musa, “İşte aradığımız bu idi.” dedi. Bunun üzerine tekrar izlerini takip ederek gerisingeri döndüler. Derken kullarımızdan bir kul buldular ki biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik. Musa ona, “Sana öğretilen bilgilerden bana, doğruya iletici bir bilgi öğretmen için sana tâbi olayım mı?” dedi.” (Kehf Suresi: 18/62-66) Yüce Allah başka bir ayette şöyle buyurdu: “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.” (Zümer Suresi: 39/9) Başka bir ayette de “Allah’a karşı ancak kulları içinden âlim olanlar derin saygı duyarlar. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır, buyurdu.” (Fatır Suresi: 35/28) Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Melekler, yaptıklarından razı olduğundan ilim talep edenin üzerine kanatlarını gererler. Gökte ve yerde olanlar hatta sudaki balıklar âlimler için istiğfar ederler.” (Buharî, “İlim”) Bu konuda aklî ve naklî birçok delil vardır. Resûlullahın ümmeti isnat zincirinin sonsuza kadar bâki kalması için çok özel çaba sarf etmiştir. Eğer isnat sağlam olmasaydı ilim sağlam olamazdı.
Rabbanî yardımı düşünüp isteyenlerden ve Rahmanî hidayetin muhafaza ettiklerinden ilim meclislerine gelip tâbi olan ve fennî ilimleri yüksek derecede tahsil etmeye sarılan ve ondan en güzel şekilde yararlanan; dost, âlim, kâmil, fazilet sahibi, ilmi ile amel eden, üstün kabiliyetli, araştırmacı, eseri kendinde / amelinde görülen, etrafını etkileyerek uyarıp aydınlatan, güzide, irfanından hidayet güneşi doğan ve kabiliyetinin ışıkları kendisinden yararlanmak isteyenleri aydınlatan, ufkunun ışıkları kendisinden faydalanmak isteyenleri harekete geçiren hülâsa arkadaşlarının en iyisi, akıl sahiplerinin müracaat edileni ‘es-Seyyid Molla Muhammedzâde Osman Yılmaz b. Ahmed Hamdi’ el-Kıbledağî’dır (Kıbledağlı).
Allah ona açık gizli lütfuyla ikram etti. Allah Tealâ onu, sevdiklerine ve razı olduklarına muvaffak eyledi. Sonunu evvelinden hayırlı eyledi. Sonra benden ilim tahsil edenler gibi icazet talep etti. Ben de ona icazet verdim.
Benden rivayet edilmesinde beis olmayan ve caiz olanlara bütün ilimlerden; nazarî olsun amelî olsun, aklî olsun naklî olsun; hadis olsun tefsir olsun, usul olsun füru (uygulamalar) olsun bana icazet veren âlim, fazıl, üstad-ı kâmil el-Hac İdris Hilmi el-Bacanî Çakırzâde namı ile meşhur gibi icazet verdim.
O da icazetini el-âlim, el-adil Kâmil b. Kâmil’den almıştı. O, zamanının en büyük âlimiydi. Asrının en meşhuruydu. Çağının önde geleniydi. Güzel ahlâk ve melekelere sahipti.
Hakkında asrının âlimlerinin en âlimi olduğunu söylenmeye daha lâyıktır. Âlimler onun yanında öğrenci hükmündeydi. Problemleri çözerdi. Üzüntüleri giderirdi. Kâinatla barış hâlindeydi. Zor ibareleri çözerdi. Batınî ve gaibî meselelere ilham verendi. Rumuz ve işaretlerin mahremini çözendi.
Ahmed Ziyaeddin Efendi b. Kâmil Efendi Hacı Süleymanzâde olarak meşhur olmuştur. O da ilmini el-âlim, el-fazıl, üstad-i kâmil ki o âlim pınarlarının kaynağıdır, fazilet güneşlerinin doğuş yeridir, araştırma yapanların sultanıdır, inceleme yapanların delilidir; yetkilerle beni doldurup taşıran, şerefi ile kendisini yetkilendiren, çok bilgi sahibi olan, nefs-i mutmainne sahibi, güzel melekeler kazanan, zamanının kutbu, zamanının nimetlerinin sahibi, hakkında şöyle denmesi daha doğrudur: İstenen her şeyde ayrıcalıklı ve önceliklidir. Es-Seyyid Hasan Tahsin b. Kütahyavî’den icazet aldı. Allah onu açık gizli bilgilerine ulaştırsın. O da ilmini faziletli, üstad-i kâmil, rivayetlerin yol göstericisi, anlayışın uç noktası, önderlerin önderi, faziletlilerin reisi, faziletliler feleğinin güneşi, özellikler semasının ışığı, es- Seyyid Ahmed el-Hazim b. Seyyid Abdurrahman Nevşehirî’den icazet almıştı. O da üç ışık olarak adlandırılanın üçüncüsü Muhammed Es’ad b. el-Hümam el-İmam Ahmed’den; Rum sadaretinin şereflisi, Allah isteklerine yardım etsin, icazet almıştı. O da zinnureyn ve musannıf diye bilinenden icazet almıştı. ...Medine-i Münevvere’nin kadısı, Allah onu kıyamet gününe kadar nurlandırsın. O, bilgi hazinesinin önde gelenlerinden, ümmetin seçkinlerindendi. Zamanın görmediği ve devrinde az yetişendi. Üç kişi onlardan icazet aldı. Bunlardan biri faziletlilerin ve tertemiz olanların efendisi, irfan dairesinin kutbu, zamanın benzerini görmediği ve benzeri görülmeyen es-Seyyid Abdurrahman’dı, Kuyucak’da doğdu ve İstanbul’da yaşadı. Ona icazet veren asrının tek olanı, zamanının tek olanı es-Seyyid Salih’di, Amasra’da doğdu ve Ankara’da yaşadı. Ona icazet veren ise hikmet gözlerin gözdesi, marifetten ortaya çıkan görünüş, yolun göstereni, hakikatin tercümanı, el-âlimu’r-Rabbanî ve el-kâmilu’s-Semedanî Ebî Said el-Mehmedanî el-Hadimî’dir. Ona icazet veren ise şeyhinden, babasından züht ve takva sahibi eş-Şeyh Mustafa el-Hadimî’dir. Ona icazet veren allâmeden, üstün anlayışlı Şamlı Muhammed b. Ali el-Kâmil’di. O da fetvada son sözü söyleyen Hayreddin Ahmed er-Remelî’dir. O da Ahmed b. Muhammed Eminu’d-Din İbni Abdulkal’di. O da babasından, babası da Şeyhü’l-İslâm el-Kadı Zekeriya el-Ensarî’den, o da İmam el-Hafız’dan aldı. Onların hadiste imamları ve Buharî’yi şerh eden Emiru’l-Mü’minin el-Şihab Ahmed b. Ali b. Hacer’den aldı. O da Burhan İbrahim b. Ahmed el-Elbegalî et-Tannuhî’den aldı.
O da el-Allâme İbni Şahine’den, o da el-Üstad Seracettin Hüseyin b. el-Mübarek ez-Zübeydî’den, o da el-İmam Ebi’l-Vakt Abdulevvel İbni İsa es-Sencerî el-Harevî’den, o da Ebi’l-Hasan Abdurrahman b. el-Muzaffer er-Ravedî’den, o da Ebî Muhammed Abdullah es-Serahsî el-Hamevî’den, o da Ebî Abdullah b. Yusuf el-Karbezî’den, o da İmam el-Eimme ve Şeyh Huffaz Ümme Ebî Abdullah Muhammed İbni İsmail el-Buharî el-Cafî’den, senedi ile Nebi (salâtın en faziletlisi ve saygının en mükemmeli onun üzerine olsun) ulaşır.
İcazet alınanlardan cumhurun sığınılan kişisi, gönüllere şifa vereni, Resûlullahın sünnetinin hizmetçisi, fukahanın ve muhaddisin hizmetçisi, eserler sahibi ve eserlerine başvurulan, özellikle şerhleri buna benzer ve anlayışta olan Muhammed Hibetullah İbni Muhammed et-Tacî’den icazet aldı.
O Ba’lebek (Lübnan’ın Bekaa vadisinde tarihî bir şehir) müftüsüdür. Allah kabrini nur eylesin. Cenneti gideceği yer eylesin. Hocam ona ulaştı. Ondan Şifâ-i Şerîf’i ve diğerlerini aldı.
Bundan ve diğerlerinden ‘Kütüb-i Sitte’den, tefsirden, diğer makul ve menkul kitaplardan birçok isnatlarla bana icazet verdi.
Benim hocamın ki kalemler onun kitapları karşısında acze düşerdi. Yine eş-şeyh, el-amil, el-âlim el-kâmil herkesin üstadı es-Seyyid Muhammed b. Yusuf icazet verenlerdendi; Müftüzâde diye bilinir.
Allah ana ziyadesi ile iyilikler versin. O icazetini zikredilen senetle eş-Şeyh Muhammed el-Hadimî’den aldı. O da icazetini es-Seyyid el-Hadimî Ahmed b. Abdurrahman er-Ruhî b. Abdullah Nevşehirî’den aldı. O, fakir üstadın dedesidir. O basından ve o da Muhammed el-Fadıl’dan aldı.
O, senedi ile muhakkik es-Said Taftazanî’ye ulaşan Sancaklızâde diye bilinir.
O da Buharî’nin şarihinden Yusufzâde diye bilinen ve senedi ile Peygamberimize ulaşandan aldı. Ve o da babasının şeyhinden Yusuf b. İsmail b. Abdullâtif’ten aldı.
O da Abdurrezzak el-Antakî’den ve eş-Şeyh el-Hüseyin’den aldı. O, Berrizâde diye meşhurdur. Ve o da eş-Şeyh Muhammed el-Yemanî Abdulhay’dan, o da en-Nuveyri’den, o da eş-Şerenbelâlî’den, o da Ali el-Makdisî’den, o da el-Allâme Şehabuddin Abdulberra b. eş-Şahne’den, o da Kemaleddin’den aldı, İbni Humam diye meşhurdur. O da Seraceddin Ömer b. Ali’den aldı. O, el-Hidaye ve Alâeddin Abdulaziz el-Buharî’nin tahkik sahibi olduğu eş-Şifâ’nın okuyanıdır. O da Hafiziddin el-Kebir’den, o da Kâf ve Kenz sahibidir, o da el-Allâme Şemsüddin Muhammed Kürdî’den, o da Burhaneddin’den, o Hidaye sahibidir. O da Şemsu’l-Eimme es-Serahsî’den, o da Şemsu’l-Ümme El-Halevanî’den, o da el-Kadı Ebi Ali Nesefî’den, o da el-İmam Ebubekir Muhammed b. el-Fadıl el-Buharî’den, o da es-Seyyid Munî’den, o da Abdullah Ebi Hafs el-Buharî’den, o da babasından, o da Muhammed b. el-Hasan eş-Şeybanî’den, o da el-İmamu’l-A’zam Numan b. Sabit Ebî Hanife’den (Allah Teâlâ ona rahmet eylesin), o da Hammad b. Süleyman’dan; o, İbrahim en-Nehaî’nin talebesi, İklime’nin talebesi ve Abdurrahman b. el-Esved b. Zeyd’in babası ve Abdurrahman Abdullah b. Habib’in babasıdır. İlk ikisi icazetlerini Abdullah b. Mes’ud’dan (r.a.) aldılar. Üçüncüsü icazetini Ali b. Ebi Talib’den (r.a.) aldı. O ikisi Hatemu’n-Nebi, Resûl-i Rabbi’l-âlemin Muhammed Mustafa’dan (s.a.s.) icazet aldı. Hamd âlemlerin rabbi Allah’a aittir... Sonra nefsime ve sana diğer dostlarımla beraber Allah’ın genel dostlarına tüm enbiya ve Nebiye (s.a.s.), halisane kardeşlerine ve aziz ashabına Allah’ın takvasından gizli aleni vasiyet ettikleri ile vasiyet ediyorum. Sürekli olarak ilim ve ilmi yaymakla beraberce meşgul olmak, bilhassa şer’î ilimlerle meşgul olmak şarttır. Bu meşguliyet ebedî saadetin anahtarıdır. Ve de malâyani şeylerden kaçınmak da ebedî saadetin anahtarıdır. Bu konuda alehisselâmdan rivayet olunduğu üzere Allah Tealânın malâyani şeylerle uğraşan kuldan yüz çevirmiş olduğunu işaret etmesi gibi. Bu sebeple zerre kadar vakit kaybetme, malâyani ile uğraşma yoksa böyle yaparsan ilim hasreti kıyamet gününe kadar uzar gider.
Kişinin yemede, giymede ve barınmada şüphelerden korunması gerekir. Kalbini Allah’tan başkasından temizlemesi gerekir. Bunlar ancak halvetle, riyazetle ve halkla sohbeti ve meşguliyeti terk etmekle mümkündür.
Ahlâkı güzelleştirmek, şöhrete götüren sebeplerden özellikle sakınmak. Çünkü şöhret afettir. Azaltabildiğin kadar arkadaş çevreni azalt. Onların az olması zararın az olması demektir. Çok olunca vaktini israf ederler. Zaman en kıymetli değerindir. Şu bir gerçek ki onu kaybedersen izzet ve şerefe nail olamazsın. İzzet ve şeref olmadan da gayene ulaşamazsın.
İzzeti Mevlânın hizmetinde ara. Onu dünyada ve dünya ehlinde arama. Eğer ararsan dünyadan bir şey elde edemezsin. Yoksunluktan kurtulamazsın. Ömür boyu dünya işlerinde zilletten kurtulmak için Rabbinden başka seni aziz edecek yoktur.
Sen ona kul olursan o da her şeyi senin hizmetine sunar. Hadis-i Kudside Allah dünyaya şöyle vahyetti: “Ey dünya! Bana hizmet edene sen de hizmet eyle, sana hizmet edene ise zahmet ve yorgunluk ver.” (İbn Mesud’dan rivayet, Hatib el-Bağdadî) Bu tecrübe edilmiştir...
Aleyhisselâtu vesselâmın şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Dünyada kalacağın kadar dünyan için çalış. Sabredeceğin kadar cehennem için çalış. Ahirette kalacağın kadar onun için çalış.
Allah’a muhtaç olduğun kadar onun için çalış.” (Ebu Hamid el-Gazzalî) Bu hadis nasihat ehline yeterlidir. Bunun için o, öncekilerin ve sonrakilerin ilminin özüdür. Neticede enbiya ve peygamberlerin gayesinin hikmeti dünyanın süsüne ve kazancına meyletmemektir. Dünyanın azizliği zelilliktir.
Onun zelilliği ise azizliktir. Dünyanın nimetleri gazaptır. Onun gazabı ise nimettir. Dünya imtihan yokluk yeridir.
Evveli zafiyet ve güçsüzlüktür. Sonu ölüm ve kabirdir. Onun armağanları zorluklar yasaklardır. Geçip gitmesi hüzün ve sevinçle karışıktır.
Halkla iyi geçin, rahmet edici ol, sevgiyle hareket et ve şefkatli ol, zulmü ve kötülüğü af edici ol. İhsan, tevazu, nezaket, yumuşak huylu, kinini kontrol etme imkânı nispetinde gazabını savan ol.
Allah Teâlânın (c.c.) habibine (s.a.s.) vahyettiği şu ayet-i kerimeyi düşün: “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi.” (Âli İmran Suresi: 3/159) Allah (c.c.), Resûlullahın (s.a.s.) yumuşak huylu oluşunu ne güzelde övdü. Allah Teâlâ, rahmetinin eseri olarak sebeplerini nasıl yaptı. Buralara işaret ederek bu sebeple birlik olunduğu tefrikaya düşülmediği anlatılır. Bil ki burada en büyük hikmet en gereken gaye Âdem aleyhisselâmın yaratılışındaki mayası ibadete bağlılıktır. Birlik ve beraberlik ise Kur’an tilâveti üzere olmaktır. Özellikle namazda bilhassa teheccüt namazındaki tilâvettir. Kur’an’dan en faziletli olan ayetlere ise Allah’ın zikriyle ilgili olanlardır. Onlar zikredildiği gibidir. Allah’a kullukta ibadetlerin efdalı olan onun sürekliliğine var gücünle çalış. Allah Teâlâya ibadet etmenin en faziletlisi onunla bire bir oluyormuş gibi ibadet etmektir. Allah’a kavuşmak en büyük gaye ve arzudur. Allah Teâlâ bizi rızıklandırsın. Son nefesimizin Lâilâhe illallah Muhammedu’r-Resûlullah olmasını bize nasip eylesin. Allah Teâlâ Efendimiz Muhammed’e, âline ashabına ebedî ve daima çokça salât u selâm eylesin. Âmin. Âmin. Âmin.
Bu bölüm icazeti veren hocaya aittir. Kendini tanıtıyor:
Ben hakir, fakir, Kadir olan Rabbinin mağfiretine muhtaç Ahmed Yaşar Efendi el-Maraşî Cananî el-Çaykaravî Cumazâde diye bilinirim, diyor. Allah onun anasını babasını, bütün mümini müminatı ve müslimin müslimatı bağışlasın. Bu icâzetnâme 1379 Rumî, 1382 Hicrî ve 1963 Milâdî yılında yazıldı.
NOTLAR
Osman Yılmaz’ın kısa bir biyografisi (doğumu, ailesi, dedesi, eğitimi, hizmet yerleri vs.) Güneysu veya Rize Müftülüğündeki personel dosyasına bakılabilir.
Kimlik kartının fotokopisi,
MEB diplomasının fotokopisi,
Güneysu Merkez Camiinin eski bir fotoğrafı ayrıca bugünkü hâli,
Öğrencilik ve görev sırasındaki fotoğrafları,
1,5-2 sayfalık bir metin. Sonra icazetin tercümesi ve sonunda orijinal hâli girecek.
Tashihi yapıldı, bozulmasın.
İtalikler var, bozulmasın.
Yazılacak giriş yazısına aşağıdaki paragraf eklensin:
İcâzet, İslâmî eğitim ve öğretimde akademik diplomaları, sanat ve meslekte yeterlilik için gerekli izin ve onayı ifade eden bir kavramdır. İcâzetnâme geleneği, bugünkü diploma sistemine benzemez. Belki biraz Hipokrat yeminine benzer. Mesleğin kurallarına bağlılık ve onu uygularken ayrımcılık yapmamak gibi. İcâzetnâmeler salt bir ilim mektebinin aidiyet zincirini götermez, bununla birlikte o ilmin ve tahsilin öncelik ve hassasiyetlerini de sıralar. Âlimin vasıfları, hizmet yöntemi, topluma yaklaşımı ve örnek alacağı tarihteki kişller. Böylece ilimde ve hizmette üst üste koyan ve sürekli gelişen bir anlayış tesis edilmiş olur. Modern diploma geleneğinde belki markanın dışında bir özellik yoktur.
Benzerleriyle aşağı yukarı eş değerdir. Marka değeri de tarihsel olarak değişir; öne çıkar veya geri düşer.
Ancak icâzetnâmeler tarihin hiçbir döneminde bu türden yüzeysel sonuşlarla değerlendirilmemiştir. Aidiyet zinciri ve İslâm’ın insan hedefi ve örmek âlim modeli sürekli birbirini besleyen bir değerler manzumesinin ürünüdür.
Bu bağlamda yayımladığımız bir köy / kasaba hocasının (Osman Yılmaz) icâzetnâmesinin asaleti son derece manidardır.
Geleneksel din âlimlerinin müktesebatı, ilim ve din hizmeti anlayışı toplumumuzun altından çekilirken aslında neleri kaybettiğizi gösteren tarihî bir vesika olsun diye okuyucularımıza sunulmuştur.
Eskinin özlemi ya da modernin eleştirisi içinde olmadan soğukkanlılıkla durup düşünmemize vesile olamsı umuduyla.
Tercüme Eden
İBRAHİM SIRMALI
(Emekli Müftü)